10 Eylül 2010 Cuma

Amélie (2001)


Çok basit bir hayat tasviri ile başlıyor film.(Basit olan tasvir mi yoksa hayatın tam kendisi mi bunun kararını siz verin.) Her gün olan ama asla dikkat etmediğimiz kayda değer bulmadığımız bir sineğin kanat çırpışı ya da rüzgârın esişi… Bizler çok müthiş bir hayat yaşama arzusu içindeyiz ya… Bu tür günlük yaşamın hikâyeleri bizi kesmiyor! Hayat dediğimiz şey tam ortasında olduğumuz bu basitliklerin etrafında dönüyor ve biz bunu kabul etmiyoruz. Hep başka bir şeylerin peşinde bazen kendi bazen de başkalarının hayatlarını küçümseyerek burun kıvırarak yaşıyoruz. “Nasıl yaşamalı” sorusuna cafcaflı cevaplar veriyor kendi tanımlamalarımız fildişi kulelerimizden yapıyoruz. Bu soruya verilen cevaplar öylesine korkunç bir hal alıyor ki, kendi cevaplarımızın yetersizlikleri karşısında kendi cevaplarımızı başkalarına dayatarak yaşamayı seçiyoruz. Bu uğurda savaşlar yapıyor kan döküyoruz. Basit olmayı kabul etmediğimiz için diğerlerini basitlikle suçluyoruz. Hiçbirimiz kendimize gerçekten neyi sevip neyi sevmediğimizi sormuyoruz. Bu soruların cevaplarını bildiğimizden eminiz. Önemsiz bunlar. Amélie’de bir insanı tanıtmak için mesleğinden, nereli olduğundan evli olup olmadığından ya da ideallerinden bahsetmiyor. Neleri sevip neleri sevmediğini en basit şekilde anlatıyor. Sanırım bu yüzden de insanın içine işliyor. Kendini kıyaslamıyorsun kahramanla. Kendi cevaplarını sorguluyorsun sadece.

Amelie’nin çok fazla arkadaşı olmamış.Bu sayede onun iç dünyası zenginleşmiş. Filmdeki tabirle “yalnızlıklara kaçmasının” sebebi de sanırım bu iç zenginliğine karşın insan ilişkilerindeki yavanlık. Onun bu hayatta önemsedikleri ile diğerlerinin önemsedikleri arasında çok büyük farklar var. Küçük bir çocuğun hazinesini bulduğunda sevinmesinin sebebini düşündünüz mü? Bence bunun sebebi küçük ve basit şeylerden mutlu olabilme yeteneğini bir başka insanda daha görebilmesiydi. Yani o küçük kutunun sahibinin onu büyük bir hazineymiş saklamasına hayran oldu. Bir anlamda yalnız olmadığını anladı. Belki de sadece bir an için…

İnsanların yaşama ezberini bozuyor Amélie. Hem de bunu en basit şekilde yapıyor. Düşünmeden ve sadece gerekli olduğu düşünüldüğü için yapılan eylemleri sorguluyor. Sorgulamak değil de, belki sadece farkına varmak… Yaşadığının farkına varmak. Varolmak… İnsanlarda yaptığı bence bu…

Benim kendimce tekrarlayıp durduğum “hayalinden daha güzel bir gerçek tanımadım” cümlemin bir başka versiyonu sanki. Hayalleri çalınmış insanlara ne yaşadıklarının farkındalığını vermeye çalışırken kendi hayal dünyasında yaşamayı ve gerçeklerle yüzleşmemeyi tercih ediyor. Belki de hayal kırıklığına uğramaktan bıkıp usanmıştır.

Bu film hakkında esaslı bir eleştiri-inceleme-yorum bulamadım. Benim gözümden kaçmış olma ihtimali bir yana bu filmi sevenlerin birçoğunun sevmesinin sebebini çok fazla açıklayamadığını düşünüyorum. Yaşama sevinci veren bir film olarak yorumlanıyor ve bırakılıyor.

Bu filmi izledikten sonra “hayatımda Amélie gibi biri neden yok” diye soranlar bu filmden hiçbir halt anlamamış kişilerdir. Bunu söylüyorum çünkü bu filme dair en fazla rastladığım cümle bu oldu.

Bu filmi 2001 yılında sinemada izlemiştim. O zamandan bu yana 3-4 kez daha izlemişimdir. Bu akşam yine izledim ve benim için tüm zamanların en iyi filmi olan bu film hakkında bir yorum yazmaya karar verdim. Sinema dili denen şeyin gerçek manasıyla kendisine has bir şekilde barındıran bir film. Tereddütsüz 10/10
18/7/2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder