10 Eylül 2010 Cuma

August Rush (2007)

http://img131.imageshack.us/img131/5236/2299201262eeafcc832fotm9.jpg


"Bu dünyada en çok istediğin şey nedir?"
"Bulunmak."

Film, ortalarında bir yerlerde bana "The Parfume"ü hatırlattı.Onun kadar güçlü bir anlatımı olmasa da onun tarzında masalsı bir film.Fantastik öğeler barındırıyor. Ben bunları seve seve yutuyorum. İnsanın belki de temiz olan hep fark edilmesi yanına hitap ettiğindendir. Koku filminde de bu filmde de önemli gördüğümüz şeylerin ötesindeki bir şeyleri bize hatırlatıyor. Çaresizce peşinden koştuğumuz mutluluğun ve huzurun da ötesinde bir şeyler sanki. Jean-Baptiste ile kaybolmayan koku , küçük August ile ise anne-babasını bulmak şeklinde simgeleştirilen şey, bizim her an anlamsızlığını için için hissettiğimiz bu saçma salak hayattaki belki de tek şeydir. Kendimizden daha büyük bir şeylere ait olmak... Ondan bir parça barındırmak. Onu hem sezip hem de kendi içimizdeki bir yanımızla sezilmesini istemek. Bulunmak... Ve bulmak...

Benim içimi izlerken titreten filmlere bayılıyorum. Dedim ya.. Bir başka tarafıma hitap ediyor. Ne bileyim psikolojik, sosyolojik ya da bilmemnelojik anlamda bir yorum yapmak aklıma gelmiyor.Sadece August'un dışarı çıkarmak istediği, insanların duymasını beklediği şeyin ne olduğu konusunda emin olduğumu hissediyorum. "Evet" diyorum... Bir başka şey var bu hayatta... Aslında adını koymak istemediğim bir şey... Çünkü bir şeyi tanımlamak ona hakim olmayı gerektiriyor. Ne bileyim Aşk ya da sevgi gibi isimler verip bu iki kavramın şu an ki düştüğü duruma düşürmeyi istemiyorum. Yani bu noktada suratıma iki tane pragmatist tokat atıp ayaklarımın yere basmasını sağlamak ve "bu anlattıkların güzel masallar da ne yapalım bunları yani? Bize ne faydası var bunların? Ayrıldığım kız arkadaşımı geri getirir mi mesela?" diyebilirsiniz. Ben kendi adıma şunu söylemek istiyorum... Bu hayatın anladığım kısımları hiç hoşuma gitmedi. İsterseniz "olmayanın, gizemli olanın, hayalin cazibesi" deyin ama benim bu tür filmleri izlerken sezdiklerim tüm anlamsızlıkları siliyor.

Sinema budur benim için.

Bunların dışında Louis karakterini canlandıran Jonathan Rhys Meyers'in oyunculuğunu çok beğenmedim. Lyla karakterindeki Keri Russell ise vasat denilebilir. (Ama güzelliği vasatın çok çok üstündeydi:p) Basit bir film ve yalın bir anlatım. Ama hitap ettiği yer benim için çok özel.... 10/7 veriyorum.
4/3/2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder