10 Eylül 2010 Cuma

Awakings (1990)

img514/3079/mv5bmtmwmte3mdgxnf5bml5pw1.jpg


spoilers.gif Yorum ilk cümleden itibaren Spoiler içermektedir. spoilers.gif

30 yıldır bir felçli gibi yatağında yatan bir insan uyandığında yaşamayı istiyor. Ama karşısında nasıl yaşayabileceğini ve nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen bir dünya ile karşılaşıyor. Onun tek başına dolaşmasına izin verilmeli miydi verilmemeliydi konusu üzerinde konuşulabilecek ve her konuşanın da haklı çıkacağı bir konu. Ama ben empati kurduğumda ya da Leonard’ın hastalığından uyanışını bir insanın doğuşu ile özdeşleştirdiğimde iki durum arasında çok fazla fark olmadığını düşünüyorum. Leonard bir rüyada olduğunu düşündüğünü söylüyor. Ne zaman rüyada olmadığını anladığı soruluğunda “ilk anlaşıldığım zaman” diyor. Çok kilit bir cümle… Biz, bizi anlayan diğer insanların varlığı kadar varız. Ya da anlama ihtimalini hayal edebildiğimiz kadar… Kendimiz için çizilen sınırlara isyan ederken diğerleri için çizdiğimiz anlamsız sınırları görmezden geliyoruz. Nasıl yaşanması gerektiği konusunda belli bir zamana kadar hep düşünmüşümdür. Ve bu konudaki kitapları da bu hesaba dahil ettim… İster dini ister psikolojik tüm hepsinde “anı yaşamaktan” ve elindekilerin kıymetini bilmekten bahsedildiğini gördüm. Bu yeni bir şey değil… Hemen herkes bunu biliyor ve söylüyor… Ama neden etkili olmuyor? Bence kabul etmemiz gereken çok temel bir varsayım var. Basit bir yaşamın içindeyiz. Basit seçimler yapıyoruz. Basit yaşıyoruz. Büyük bir çoğunluğumuz öldüğümüzden bir süre sonra hiç yaşamamış gibi olacak. Bence insanın en büyük acı kaynağı burada yatıyor. Basit olduğumuzu kabul etmiyoruz.

Leonard’ın annesi hakkında da bir şey söylemek istiyorum. Yıllar boyunca evladının yanında olmuş bir anne… Ama Leonard’ın ona ihtiyaç duymama ihtimali karşısında yaşadığı paniğin resmedilmesi güzeldi. Leonard’ın kendi bilinci olmasına rağmen onun ilaçlarını kesmeyi eski haline dönmesini istemesi de bu “bencilliğin” belki de bir ispatıydı. İçinde kişisel çıkar yatmayan bir iyiliğin varolabileceğine inananlardan mısınız?


Birkaç cümleyi aynen aktarmak istiyorum:

“İnsanlar yaşamın gerçek anlamını unutmuş. Yaşıyor olmanın anlamını… Ellerindekinin ve kaybedebileceklerinin ne olduğunu onlara hatırlatmalıyız. Benim hissettiğim, yaşama sevinci,
yaşam armağanı, yaşama özgürlüğü!

Lütfen, kendine bir bak. Hayır, sen kendine bak! Benim hastalığım var. Hastalık beni bu dünyadan aldı ve geri dönmek için savaştım. 30 yıl savaştım ve hala savaşıyorum. Ama sen...
Hiçbir özrün yok. Sen korkak ve hiçbir şeyi olmayan yalnız birisin! Hayatın, hiç birşeyin yok!
Asıl uyuyan sensin.

Sorunlu olan biz değiliz, onlar. Krizde olan biz değiliz, onlar! Biz en kötüyü yaşadık ve kurtulduk.Onlarsa korkuyorlar.Çünkü bunu biliyorlar.Biliyorlar! Biliyorlar! Çünkü biz...onlara -- cevabını bilmedikleri -- bir sorun olduğunu hatırlatıyoruz. Bunu farkedip sorunu görene kadar iyileştirmeleri mümkün değil.Bir sorun olduğunu ve bunun biz olmadığımızı kabul edene kadar.Sorun biz değiliz, sorun onlar!”



Film öyle aman aman bir film değil.Çok büyük beklenti içine girmeyiniz. 2 usta oyuncu var. Bir tanesi sürekli olarak bu tür doktor rolleri oynayan Robin Williams diğeri her rolün üstadı Robert De Niro… Bu tür hastalıklı rollerin ne kadar iyi oynandığı hakkında hüküm vermek zordur. Ben DeNiro’nun fazla abartmadan çok kararında bu rolün üstesinden geldiğini düşünüyorum. Filme 7/10 veriyorum. Normal bir film olarak izlenmesi durumunda çok fazla katkı yapmayacak ancak bir sorgulamanın resmedilişi olarak izlendiğinde çarpıcı bulabilceğiniz bir film… 29/7/2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder