10 Eylül 2010 Cuma

Bir kader vardı yaşanması gereken, bir de irade var olmak isteye

Bir kader vardı yaşanması gereken ve bir irade vardı var olmak isteyen. Kendi kendisine bir hapishane yaratan ve onun içinde yaşayan... Bir taraftan kapısı açık olan ama çıkmaya korkulan... Kimisi bu hapishaneyi güzelleştirmek için kotluk tk vs ile döşemeye çalışarak para peşinde koşarken, kimisi oda içinde bir oyana bir buyana gittiğini fark etmeden dünyayı dolaşma ve dağlara tırmanma sevdasına düştü. Bazısı meditasyona ve Nirvanaya ulaşma adı altında sadece pencereden dışarı baktığını bile fark edemedi. Ama bu bile büyük bir şeydi. Birçokları o pencereden kendini izleyen insanlar olduğunu hayal etmişti. Onların övgülerini ve alkışlarını toplama arzusu ile yandı tutuştu. Peki, nasıl çıkılacaktı bu hücreden? Nasıl?


Okuduğum ve okumadığım kitapları düşünüyorum. Neler anlattıklarına dair toptan bir cümle kurmak istiyorum. Hayat çok karmaşık ve anlamı bulmak, kayda değer bir şeyler görmek bu kadar zorken kitaplar nereye kadar götürebilirdi beni? O kutsal amacı günlük hayata aktarmak mümkün müydü? Bizi böylesine çerçeveleyen ve kendisine esir eden günlük hayata bu kutsal anlamı nasıl entegre edecektik? Etmeli miydik? İnsanların anlam arayanlarından bir çoğu kaderi ve iradeyi hayata entegre etmekte zorlanmaktaydı. Bir tarafta hayata anlam katan ve dini kurallar ile yaşama aktarılma yolları gösterilen o şey, diğer tarafta irademiz. Yani biz. Kader denilen şey benim ne zaman ne yiyeceğimi ya da ne zaman tuvalete gideceğimi belirleyen bir şey olmaktan daha öte bir şey olmalıydı. Kader benim Allah'ı anlama biçimimi kendime has bir yolla nasıl bulduğumu anlatmalıydı. Zaman boyutunu geçtik. Elimde olmadan hissettiklerimi kaderle açıklamalıydım ki kader benim için bir anlam ifade etsin. Yoksa Allah benim nasıl yaşayacağımı bilse ne bilmese ne? Sonuçta ben O'nu anlayamıyorum. 3/6/2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder