5 Eylül 2010 Pazar

Click (2006)

Hayatı toptan yaşamak... Hipnoz olmuş bir şekilde hayatına devam etmek... Hangi anlar kayda değer hangileri değmez? Hayatın sadece iyi anlarını yaşamak…

Sevimli bir ailesi olan bir adam sürekli stresli ve gergindir. İşini yapmak en önemli şeydir onun için. Bunu ailesi için yapmaktadır aslında. Buna karşılık vazgeçtiklerini görmemektedir. Yani tamam gerçekçi olalım, hem işinde iyi bir yere gelmek hem de ailene zaman ayırmak kolay değil. İşkolik olmasan bile iş yerinde sarf ettiğin enerji ailene zaman ayırmana engel olabilir. Ama sanırım kaçırdığımız şeylerin farkına kaybetmeden varmamız için bizi bir süre şarj edecek bir film.

Ne yapıyoruz? Her gün annemizi, babamızı ya da eşimizi ve çocuğumuzu görüyoruz. Her akşam birbirinin kopyası… Yemek yenir, çay içilir, TV izlenir vs… Böylesi monoton bir günün değerini Michael Newman hayatını ileri sardığında ve babasını kaybettiğini anladığı ânda anlıyorsunuz. Her günümüz neşe için de geçsin falan demiyorum. Sadece böylesi monoton, sıradan anlarda bir an duralım. Filmdeki tabirle “otomatik pilottan” çıkalım. Eşimizin, annemizin, babamızın, çocuğumuzun yüzüne bakalım. Birisi heyecanlı şekilde bir şeyler anlatırken onunla ilgilendiğimizi hissettirelim. Bunu onun için değil, yaşadığımız anı ölümsüzleştirmek için ve gerçekten yaşayan biz olmamız için yapalım… Bir insan öldüğünde geriye bakarsınız. Yaşadığınız anları düşünürsünüz. Keşke dersiniz keşke… Onun sözünü kesmeseydim, keşke daha fazla yanında olsaydım, keşke onunla daha çok sohbet etseydim… Ama yaşarken hayatın soğuk ve sıradan yüzü ile karşı karşıyayız. Nasıl programlanmışsak bir türlü kaybeten anlayamıyoruz elimizdekilerin değerini. Erişemediklerimiz bize muhteşem görünürken elimizdekileri görmezden geliyoruz ve daha kötüsü gerçekten onları da kötü bir hale sokuyoruz. Aynı filmdeki kumandanın hafızası olması gibi… Hayatı yaşama şeklimiz geleceğimizi şekillendiriyor. Sürekli olarak bu anın dışında yaşamaya devam ettikçe otomatik pilottan çıkmak imkânsızlaşıyor. Sürekli olarak acı ve hüzünleri görmezden gelmeye çalıyoruz yok etmeyi deniyoruz. Ben hep derim “acımı da hüznümü de severim ve göstere göstere yaşarım” Hüzünlüysem ve ağlamak istiyorsam kendimi tutmam. Hıçkıra hıçkıra ağlarım. Sürekli olarak başarı ve mutluluk hayalleri ile yaşamayı bırakalım. Bu hayatı her yönüyle ve anıyla yaşayalım. Başka bir şansızmız yok. Ya görmezden geleceğiz ve filmdeki gibi otomatik pilotta ileri saracağız ya da acı ve hüznümüzü de seveceğiz. Çünkü bunlardan kaçış yok.

En son memleketime gittiğimde babamın gülüşüne baktım. Ve o ânı kafama kazıdım. O an düşündüm ki bir gün babamı kaybedeceğim ve bu anı özleyeceğim. Ve o an şu an düşündüğümü fark edeceğim. Ve bu anı kaçırmadığım için mutlu olacağım. Bunun gibi onlarcası. Yaşadım ve yaşamaya devam edeceğim. Her gün otobüse binmekten ve trafikten şikâyet etmeyeceğim. Otobüse binip camdan dışarı seyredeceğim ve bu hayatı nasıl yaşamam gerektiğini düşüneceğim. Elbette zaman zaman kızacağım. Bunu da belli edeceğim. Bu hayatta bize verilen duygular boşa değil. Kadere inanan birisiyim. Ne yaşacağımıza biz karar vermemiş olabilir ama nasıl yaşayacağımıza biz karar verebiliriz.

Bu hayatı ya göstere göstere yaşayacağız ya da görmezden gelerek yaşayacağız. Sizi bilmem ama ben hissettiğim gibi yaşama peşindeyim.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

SPOILER

Aslında film yağmurlu sahnede Michael Newman yerde yatarken ve oğluna söyledi o son sözle eşliğinde bitseydi çok daha çarpıcı olurdu…

Filmde en çok güldüğüm sahne masa çıkma ve patronuna ... sahnesi oldu. Resmen 5dk boyunca gülmekten karnıma ağrılar girdi… Bir de “Wolverine’nin ablak kuzeni” esprisi vardı. Ona da çok güldüm.

Filme 10/8 veriyorum.Dediğim gibi bitseydi 9 veriridim. :p 11/1/2007



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder