5 Eylül 2010 Pazar

Hüznün Hikayesi...

Belki de uyumalıydı... Zaten 1 haftadır gözüne uyku girmiyordu. Önce biraz kitap okumayı denedi her sıkıntılı olduğu anda yaptığı gibi. Ama bu sefer farklıydı sanırım. Sebebini bilmediği bir boşluk vardı içinde. Hoş ya gerçi... Boşluğun sebebi de olmazdı zaten. Olsa boşluk olmazdı."Acı mı boşluk mu?" sorusuna verilen "acı" cevabının sebebini anlıyordu bugünlerde. Acı ile bir öfke, bir baş kaldırış, bir razı olmayış vardır. Ama boşluk... Öylesine yıkıcı ve harap edici ki... Nefes alamıyor bazen aldığınız nefes sıkıntıyı arttırıyor. Hiç bir yere bağlayamıyorsunuz. Sebep yok. Dolayısı ile çözüm de olmuyor. Pencereyi açtı o soğukta. İçeri giren soğuk hava ile birden ürperdi. Ama bu ürperiş daha önce ona huzur veren titremeler gibi değildi. Ne oluyordu acaba? Anlayamadığı ama bir esir olduğu bu şeyin sebebi neydi? Daha önemlisi ne zaman geçecekti. Çünkü artık dayanacak dermanı kalmamıştı...

Yüzünü yıkamak için lavaboya gitti. Yüzüne her su çarpışında sanki bir şeyler siliniyordu kafasından. Ama ne anlam verebiliyordu neyin silindiğine dair, ne de silinmesini isteyip istemediğinden emin olabiliyordu. Belki de acı çekmesini sağlayacak bir şeyler olsa bu durumdan kurtulacaktı. O anda insanlığın bunca zaman acı çekmesini ve tarihte acının, haksızlığın, savaşların eksik olmamasının sebebini kendi içindeki bu hisle birleştirdi. İnsanoğlu içindeki boşluğunu mutluluk ile dolduramadığı için mi acı ile kapatıyordu? Aslında bu düşüncenin onu rahatlatması gerekiyordu. Yalnız olmadığını düşünmesine yol açabilecek bir düşünceydi. Ama olmadı. Yine olmadı... O anda insanlık falan umurunda değildi. Kalbini sızlatan içindeki o sıkıntıya çare bulmalıydı. Öylesine çaresizdi ki...

Belirli anlarda kendisini belirli şeyleri düşünmeye programlandırabiliyordu. Hislerini takip ediyordu. Eğer gerginse bunun üstünü örtmüyor belirli sebepler peşinde bu gerginliği kendi içinde yaşıyordu. Kendince bulduğu sebepler eğer doğru teşhislerse bir süre sonra bu gerginlikler ondan bir şey alan şeyler değil ona güç katan şeyler olmaya başlıyordu. Bu hayattaki her duygudan belirli çıkarımlar sonucunda güç almayı öğrenmişti. Ama boşluk… Bir kanser gibiydi. Çaresi olmayan ve için için kemiren bir hastalık… Olmayan bir şey hakkında ne gibi bir çıkarım yapılabilirdi ki? Manasız, sebepsiz, yersiz… Sadece, bu hayatta bizim elimizde olmayan şeylerin ne kadar güçlü olduğunu hatırlatan bir şey. Sevgi gibi varoluşun tek anlamlı gerekçesini bile yok eden, değersiz kılan bir şey…12/3/2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder